Haluk Ulusoy Türk vatandaşı olma yasasına sınırlama getirecekmiş.

Bugünkü Sabah gazetesinin haberine göre Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy “Türk vatandaşı olma yasasına kısıtlama getireceğiz” demiş. Futbol Federasyonu’nun yetkisi ile bu tip birşey yapılamayacağına göre büyük ihtimalle Türk vatandaşlığına sonradan geçenlerin milli takıma girmesine veya bu şekil sonradan Türk vatandaşı olanların yabancı kontenjanından sayılmasına getirilecek bir kısıtlamadan bahsediyor. Amaç “Mehmet” Aurelio gibi Türk vatandaşlığına geçen futbolcuların milli takıma girmesini engellemek. Tabi ki yeni bir kanun çıkarsa büyük ihtimalle kanun geri işlemeyeceğine göre şimdi elini çabuk tutup vatandaşlığa geçenlere işlemeyecek.

Ulusoy’un söylediğine göre Aurelio için gerçekleştirilen işlem daha önceki bir yönetimden kalma bir yönetmelikteki bir açıktan faydalanılarak yapılmış. Yani kanunda bulunan bir boşluktan bahsediliyor. Ulusoy ilk tepki olarak da bu açığı kapatmaktan bahsediyor. Diyor ki “Biz buna [yönetmeliğe] bir takım kısıtlamalar ve kriterler getireceğiz”. Yani kimin bu şekilde bir yoldan ilerleyebileceğine biz karar vereceğiz.

Bu adam Türk tarihinde sıkça görülen kişiye özel kanun örneklerinden biri ile federasyon başkanlığı adaylarında aranan yüksek okul mezunluğu “kriterinin” son dakikada ortadan kaldırılmasıyla şu anda bulunduğu mevkiye getirilmedi mi? Yani eğer kendin için kanunu değiştirebilecek güçteysen bir sorun yok, ama yürürlükte olan yönetmelikte bir “açık” varsa ve insanlar kanuni olduğu halde bu yolu kullanıyorlarsa sorun var? Bu nasıl mantıktır?

Ayrıca aynı haberde yeralan büyük ihtimalle birbiri ardına aynı diyalog içinde ettiği çelişkili laflar da baya ilginç.

“‘’Nasıl ki ben bir Türk vatandaşı olarak belli haklara sahipsem, Mehmet Aurelio da o haklara sahiptir. Dolayısıyla yeterli görüldüğü takdirde milli takımda oynaması da en doğal hakkıdır. Nasıl ki Türkler Avrupa ülkelerinin milli takımlarında oynayabiliyorsa, Mehmet de oynayabilir. ”

Buraya kadar bariz olan birşeyi ifade etmekten öte bir demeç yok ortada. Aynı bariz demeci bir iki gün önce Fatih Terim de vermişti. Türk vatandaşı olmak demek Türk vatandaşına verilen hakların bu kişiye de verilmesi ve yine Türk vatandaşından beklenen sorumlulukların bu kişiye de yüklenmesi anlamına geldiğine göre, bu net olarak gereksiz ve zaten tartışılmaması gereken bi konuyu açıkladığını zanneden bir açıklama. (Gariptir ki Fatih Terim de, Haluk Ulusoy da benzer açıklamalar yapmak durumunda hissettiler kendilerini. Her türlü kanunun “büyüklerin” anladığı haliyle açıklanması gerekli ki anlayalım) Gelelim demecin bi sonraki bölümüne:

“Beşiktaşlı Nobre ile Trabzonspor’dan Yattara’da vatandaşlık başvurusunda bulundular. Bu başvurular Levent Bıçakcı yönetiminin bir yönetmelik boşluğundan faydalanılarak yapıldı. Biz buna bir takım kısıtlamalar ve kriterler getireceğiz. Çünkü bir gün bir bakarsınız, Türk Milli Takımı’nın 8-9′u yabancı olmuş.'’

Yönetmelik boşluğu meselesine zaten değinmiştim. Fakat burda asıl ilgi çeken konu bir şahsın aynı konuşma içinde birbirine yüzde yüz tezat iki ifade kullanabilmesidir. (Sabah tarafından tek paragraf olarak çift tırnak içinde verilmiş, büyük ihtimalle bu cümleler bir hamlede ard arda sarfedildi). İlk cümlede Türk olan şahsın her Türk ile aynı haklara sahip olduğunu yinelerken, ki Türk vatandaşı olan tanım olarak Türk de olmaktadır, lafının bitiminde “bir gün bakarsınız, Türk Milli Takımı’nın 8-9′u yabancı olmuş” diyebilmektedir. Burada kendisine yöneltimesi gereken soru şudur: Madem Türk vatandaşlığına geçenler Türk oluyor, ve milli takımda futbol oynamak dahil her hakkı elde ediyor, o zaman bu şekilde Türk olan kişilere neden yabancı diyorsunuz bu bir. İkincisi, bu şekilde yabancı olarak nitelediğiniz kişiler Türk milli takımında oynarsa niye rahatsız oluyorsunuz? Irkçı mısınız?

Aslında beni asıl rahatsız eden kimsenin ırkçılığı falan değil. Zaten ırkçı mıdır değil midir onu da bilmem mümkün değil. Beni asıl rahatsız eden politik bir ortamda yükselen bir kişinin hemen güce sarılması ve o gücü de istisnasız olarak kısıtlama üzerine kullanması. Aslına bakarsanız politik gücü kullanmanın çok başka bir şekli de yok. Eğer ki getirisi olan birşey yapmaya kalkarsanız kendinizden birşey katmak zorundasınız. Bu gerekli bütçeyi bulmak, gerekli altyapıyı hazırlamak, kafa yorup düşünüp planlamak vb gibi işler gerektiriyor. Halbuki gücü kısıtlamaya kullanmak çok kolay. Bundan böyle bu böyle yapılmayacak demek neredeyse bedavaya halledilebiliyor. Getirisi olmadığı halde icraat yerine de geçiyor. En önemlisi de güç aşığı (belki de -kölesi- kim bilir?) bu insanların sizin ve benim kaderimle oynayıp tatmin olmasını sağlıyor. Nasılsa işlerine geldiği gibi kanunları degiştirebiliyorlar, nasılsa istemedikleri zaman kanunlara uymaları gerekmediğini biliyorlar. Zaten kanunlar her zaman onlara uymaktan başka çaresi olmayan masum insanların başına bela değil mi?

Yorumlar

Jethro Tull geliyor !!

Jethro Tull’ı ilk ortaokulda duymuştum. İstanbul’a konsere geliyorlardı. Metalci arkadaşlar çok heyecanlıydı (Bilmeyenler için, aslında metal değil fakat genelde Metalci arkadaşlar müzik ile ilgili olayları iyi takip ederlerdi. Sanırım taa Internetsiz o zamanlara nazaran baya iyi bir iletişim ağına sahiplerdi kendi aralarında).

Tabi ki çocuk halimizle konsere falan gitmedik. Daha sonra lise yıllarında ismine aşina olduğum için gidip Thick As a Brick albümünü almıştım Jehtro Tull’ın.

Flüt ve mızıka dahi kullanarak yaptıkları müziğe ‘rock’ diyip bi kenara koymak yanlış olur. Bence kendi özgün türlerinde bir müzik yapıyorlar ve çok da iyi ediyorlar. Dedim ya ortaokulda konserine gitmemiştik. Şans olacak ki canlı konser kayıtlarından olma Thick As a Brick albümünde Too Old To Rock and Roll şarkısının Ankara konserinde çalınan hali yer aldı. Yıllarca bu normalde gereksiz olacak bilgi kırıntısı ile ortaokulda konsere gitmemiş olmamız yanlışını bir nebze olsa da hafifletmeye çalıştık. (yazıların ortasına doğru birinci tekil şahsınıza munhasır saray ağzına geçiyorum.)

Şimdi bu amcalar bizi kapitalizmin beşiğinde buluyorlar 2005 yılında. Carnegie Hall gibi çok da nezih bir mekandalar. Gerçi nezih demek aynı zamanda kazık da demek ama böyle şeyler her zaman insanın ayağına gelmiyor. İlla ki bilet bulunup gidilecek türkçesinin ne olduğunu hatırlamadığım October ayının 8′inde. Bir iki de arkadaş bulsak gidecek.. Tek başıma yaptığım şeyler uçup gidiyor, başkalarıyla yapınca daha kalıcı oluyor gibi geliyor. Yaş ilerledikçe mi böyle oluyor?

Düzeltme: Bahsi geçen albüm Thick As a Brick değil Just A Little Light Music imiş. Ben sizi deniyordum :)

Güncelleme: Buna bilet bulunamadı malesef. :(

Yorumlar

Soru sorma, ricada bulunma adabı.

Özellikle Internet ortamında çok rastlıyorum. Gerek email olsun, gerek forumlarda sağolsun tanıdığım tanımadığım arkadaşlar, bildiğim ve bilmediğim konularda sorular sorup yardım istiyorlar.

Buraya kadar birşey yok. Ödevini iyi yapmış ve gerekli ön araştırmayı yaptığı halde sorusunun cevabını ve sorununun çözümünü bulamamış arkadaşlara, zamanım da varsa, neden yardım etmeye çalışmayayım?

Fakat bazı arkadaşlar var ki, bırak sordukları soruya kafa yormayı, acaba TCP/IP üzerinden çalışan “haydar” (taksiciler koltuklarının altında her ihtimale karşı bulundurdukları kalın sopaya bu adı verirler, veya şu anda çok fena uydurdum) uygulaması yapılabilir mi diye düşündürüyorlar.

Bu tip isteklere bir iki de örnek vereyim.

En tüylerimi diken diken edeni şu şekilde gelişir genelde..

Falanca okulda öğrenciyim. Derste falanca dili gördük ama hoca çok kötü. Mezun olabilmem için şöyle şöyle bi program yazmam lazım. Sizin beş dakikanızı almaz. Teşekkürler

Veya..

Bilmemne konuda yardıma ihtiyacım var, MSN’de beni bulun. Adresim hanzoeleman@hotmail.com

Ve hatta

Ben bilmemne programlama dilini öğrenmeye karar verdim. HTML biliyorum. Bana en başından açık açık bu programlama dilinin herşeyini anlatır mısınız. Cevabınızı bekliyorum.

Şimdi bazı okuyan arkadaşlar dalga geçiyorum sanıyor olabilirler. Bunlar ve benzerlerini ben her gün alıyorum. Bana bunların asıllarını yazdırtmayın :)

Yine böyle bir tane geldi de öyle başladım zaten şu anda yazmaya. Benim şahsen her gördüğümde irkildiğim bir cümle ile bitmişti bu seferki. Siz siz olun en azından benden birşey isterken bu cümleyi telaffuz etmeyin. :)

Şimdiden teşekkürler. Yani, ben bu abzürt isteği yapmakla kalmayıp bir de isteğimi yerinize getirceğinizden eminim. Yuh artık!

(Bu densizler sadece Türk değil tabi. Onlar da Thanks in advance veya daha kotüsü TIA ile bitirebiliyorlar)

Yapman! :)

Yorumlar

Pixies - Atlantic Ciy

Dün gece Atlantic City, NJ’deki Pixies konserine gitmeyi başardım. Atlantic City, kuzey doğu Amerika’nın Las Vegas’ı denebilecek bir kumarhaneler şehri. Benim bulunduğum yere uzaklığı araba ile iki saat kadar. Konser Showboat Casino içindeki House of Blues denen mekanda gerçekleşti. Ben ve beraberimdeki arkadaşım saat 21:45 civarı Atlantic City’e ulaştık. Pixies’den önce çıkacak olan sanatçıyı kaçırmamıza rağmen asıl konserin tamamına yetiştiğimiz için sevindik.

House of Blues fena bir mekan değil fakat ses düzeni en azından bizim bulunduğumuz yerden duyulduğu kadarıyla bu tip bir konser için fazla ideal değildi. Özellikle konuşmalar hiç anlaşılmıyordu.

Pixies sahneye çıktığında hoş bir süprizle karşılaştık. Bütün grup tamamen akustik enstrümanlarla sahne aldı. Buna bir akustik bas da dahil. Üç veya dört şarkı (özellikle akustik için yazılmış şarkılar değil, normal şarkılarından) bu şekilde akustik ile icra edildikten sonra normal elektrikli enstrümanlara geçildi.

Daha önce Jones Beach’de olduğu kadar etkilenmesem de yine de çok güzel ve içten bir konser icra etti Pixies. İlerleyen yaşı ve kilosuyla göze batan solist Frank Black’in her 5 dakikada bir düşen pantolonunu çekmesi bile coolluğundan birşey kaybettirmiyordu.

Pixies için şimdiye kadar gördüğüm en içten gruplardan biri diyebilirim. Tabi buna olağanüstü tatlı (tatlı sesli) basçı bayanlarının (Kim Deal) da büyük etkisi oluyor. Her zamanki gibi konser -sahneyi terketmeden- Gigantic adlı parçanın icrası ile yapılan encore ile son buldu. Dönüş yolu gidişten biraz daha kısa sürmek suretiyle eve varılındı ve katılımcılar hayatlarından gayet memnundu. Hala da öyleler :)

Yorumlar

Gitmo !

Küba, Amerika’ya askeri yönden az sayıda yenilgilerinden birini tattırmış ülkelerden bir tanesi. Şu anda kahraman kabul edilen başkanlardan JFK’in mutlak kontrolü altında ve CIA tarafından düzenlenen ‘Bay of Pigs’ (Domuzlar Koyu) çıkartmasında ABD, kendi sınırları içinde yaşayan Küba kökenli insanlar kullanmış ve rezil-i rüsva olmuştu.

Bu süreçten sonra dahi ABD’nin, Küba topraklarında bir askeri üs bulundurduğundan haberdar olmayanlar olabilir. Netekim çok da akla yatkın bir olay değil. Kanlı bıçaklı olduğun, her yönden ambargo uyguladığın bir ülkede askeri üs bulundurmak biraz garip. Her iki ülke tarafından garip ama böyle gelmiş ve böyle gidiyor.

ABD Guantanamo Bay adını verdiği bu üssü Küba’dan çeşitli alavere dalavereler sonucu kiralamış ve sonsuza veya iki tarafın da kendi isteğiyle sözleşmeye son vermelerine kadar da burada kalacaklar. Castro uzun yıllardır hukuka aykırı gördüğü bu sözleşmeyi protesto etmek için ABD’nin gönderdiği kira çeklerinin nakite çevrilmesine izin vermiyor. Onun yerine yıllar önce üsse giden suyu kesmek benzeri ufak sayılabilecek tepki göstermiş. Amerikalılar da arıtma tesisleri kurarak burayı kendi kendine yeten bir yapı haline getirmişler.

Peki ne işe yarar Guantanamo Bay’de yer alan ABD üssü? Bu üste çeşitli nedenlerden dolayı CIA’in yakaladığı çoğunluğu yabancı mahkümler bulunur. Üs ABD sınırları içinde olmadığı için, ABD’de geçerli olan mahkümların haklarına korumaya, onlara insancıl davranılmasına yönelik kanunlar da hükümsüzdür.

Normalde kişiler herhangi bir eylemle suçlanıp hakkında dava açılmadan çok kısa bir süreden fazla nezarette bulunamadıkları halde Guantanamo Bay’de sadece kendilerinden bilgi almak amacıyla yıllarca tutulan insanlar vardır. Buna da kimse karşı çıkamaz.

Son günlerde gerek ABD içinde gerekse dışında Abu Gharip’de yaşanan olaylara benzer olayların Guantanamo Bay’de de yaşandığında dair haberler duyulmaya başladı. O kadar ki devlet içinde muhalif bir sürü insan artık bu üssün Amerika’nın imajına zarar verir bir duruma geldiği ve kapatılmasi gerektiği konuşuluyor.

Başlıktaki ‘Gitmo’, Guantanamo Bay Üssü’ne verilmiş bir takma isim. Bu günlerde daha fazla bu isimle anılmaya başladı. Sanırım imajı sarsılan bir isimden daha da uzaklaşıp Gitmo gibi sevimli bir isimle yeni imaj yapmaya çalışıyorlar. Yani çamaşır deterjanının içeriği aynı ama ambalajı değişmiş ve üzerinde ‘Yeni’ diye bir ibare var artık.

Hepimize hayırlı olsun. Gitmo, gideni aratmasın.

Yorumlar

Project-Id-Version: Wordpress 2.0.5 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2006-11-13 11:25+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Project-Id-Version: Wordpress 2.0.5 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2006-11-13 11:25+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 · Next entries »