Archive for Genel

Depreşiyom, Depreşiyon, Depresyon

Çağımızın hastalığı stres sinsice sokulup zat-ı alinizi de yakalamış olacak ki essitolopram, olanzapin, terazi lastik jimnastik bir kokteyl ile haşır neşir olmaya başladım. İyi de oldu. Kendisinde o eski tadı bulamayan herkese acilen sağlam bir psikiatriste görünmelerini öneririm, hatta salık veririm de, salıveremem.

Yorumlar

ölüm

İki gün önce hayatımda ilk defa ölü bir insan gördüm. E5 karayolu üzerinde scooter ile kaza yapmış bir genç. Asfaltta yüz üstü dümdüz yatıyordu. Kanı yaklaşık 5 metre kadar akarak yolda bir çizgi halinde ilerliyordu. Görmek istemediğim bir görüntüydü. Gördükten sonra da fazla incelemedim. Kafasında kaskı olsa engellenebilecek gibi bir ölüme benziyordu ama yine de ahkam kesmek istemem. Gitmek çok aniden, ve çok kolay olabiliyor.

Yorumlar

Sabah 4′de araca servis McDonald’s muhabbetleri

Havalanından dönerken biraz birşey yiyeyim dedim. Benzincideki McDonald’s a girip sipariş penceresine geldim. Diyaloğumuz şöyle:

Ben: Bir doublecheesburger.

McAdam: Menü mü tek mi?

Ben: Tek.

McAdam: Onu Big Mac yapalım. Yoksa beklersiniz.

Ben: Doublecheeseburger.

McAdam: Bekleyeceksiniz yani.

Ben: Evet

Yaklaşık 2-3 dakika sonra da doublecheeseburger elimdeydi. Fast food neden belli bir ürünün stoğunu yapma ihtiyacı duyuyor bilmiyorum. Kaldı ki beklersiniz dediği süre de bir fast food restoranı için kabul edilebilecek kadar kısa.

O zaman biz bu diyaloğu niye yaşadık? Big Mac’den prim mi alıyorlar?

Not: Bunu ilk defa yaşamadım. Hep oluyor. Herkes gibi Big Mac istesem herhalde sorun çözülecek.

Yorumlar

28 Şubat 2007

Şubat sonunda geleceğim dedim ve geldim. (Gideceğim dedim ve gittim de denebilir. Bakış açısına bağlı)

Artılar: Aile, arkadaşlar, genel ortam, kendi evim, iş.
Eksiler: Geride kalan arkadaşlar, terkedilen ortam, çamur, üzerine üzerine gelen arabalar.

Bakalım.

Yorumlar

Öfke

Son yazdığım yazıyı (Beş Para etmezlerin hükümdarlığı) yazarken aslında girmek istediğim konuya giremedim bile. Aslında konu Atilla Yayla ve başına gelenlerden ibaretti. Fakat ortaya daha öfkeli ve daha temel bir yazı çıktı. Fazla da içeriği olduğunu söyleyemeyeceğim. En nihayetinde herhangi bir argümanı olan bir yazı değil. Herhangi bir sonuca vardırmadım. Uzun çözümlemeler yapıp neden haklı olduğumu (düsündüğümü) açıklamadım.

Gözü kulağı olan herkesin zaten biliyor olması gereken bazı şeyleri bu sefer öfkemi gizlemeye çalışmadan yazdım.

Küçükken okulda “eş anlamlı kelimeler” diye bir kavram öğretilir. Büyüdükçe farkettim ki eş anlamlı kelime diye birşey yok. Eğer eş anlamlı olsalar - aynı dildeki kelimelerden bahsediyorum - birden fazla olmazlar. Örneğin ak ile beyaz klasik eş anlamlı kelime örneğidir. Fakat ak ile beyaz aynı şey midir? “Ak don” tamlaması veya “anamın beyaz sütü” deyişi eş anlamlıları olan kelime kullanılmadan ifade edilebilir mi? Bence edilemez.

Eş anlamlısı olarak kızgın, sinirli kelimeleri kullanılabilecek bir kelime öfkeli. Ben de öfkeliyim. Hatta öfkem dışarı çıkmak için sürekli çırpınıyor. Fakat kimseye kızgın değilim. Öfkeli olduğum anlar da dahil sinirli değilim. [Adımın anlamı da ‘öfkeli, sinirli’ imiş. Yıllar sonra atlar ve oklarla bir alakası olmadığını öğrenip hayak kırıkliğına uğradım]

Peki ne demek istiyorum öfkeliyim ama sinirli veya kızgın değilim derken. Önce peşinen kabul edeyim. Belki benim anlayışım yanlıştır. Diller yaşayan araçlar olduğuna göre bu gayet mümkün. Bir başka ihtimal de ingilizce’deki ‘rage’ kavramını ‘öfke’ diye Türkçe’ye çevirmemden doğan bir aksaklık olması. Netekim iki dil arasındaki çeviri kelimelerde de , eş anlamlı kelimeler olgusundaki gibi bir aksaklık var bence. Bir çok Türkçe kelimenin tam karşılığı sayılan ingilizcesi var ama çoğu zaman bu iki kelime tam olarak aynı duyguyu, aynı olguyu ifade etmiyorlar.

Benim öfke ve sinir, kızgınlık arasında gördüğüm farkı anlatayım. Bence öfke, sinir veya kızgınlık gibi pasif bir duygu değil. Elinizde olmadan sinirlenebilir veya birine kızabilirsiniz, fakat bence elinizde olmadan bir konuda öfke duymak mümkün değil. Bir adım daha ileriye gideyim. Bence bazı konularda eğer ruhunuz ve vicdanınız gerektiği gibi çalışıyorsa öfke duymak boynunuzun borcu.

Kız arkadaşınız size yalan söylese kızabilirsiniz. Ona sinirlenebilirsiniz. Ama bir ülkenin savaş uçakları masum insanların üzerine bomba yağdırıyorsa o aşamada artık öfke duymak zorundasınız.

Aktiflik ve pasiflik açısından öfke ve sinir ve kızgınlık kavramlarını karşılaştırdıktan sonra bir de sonuç ve tepki açısından bakalım.

İnsan sinirlenirse verebileceği tepkiler nelerdir? Örneğin ailenize kızdınız [sinir ve kızgınlık kavramlarını eş anlamlıymış gibi kullanıyorum fakat eminim onlar arasında da fark vardır] ve salondaki vazoyu duvara fırlatıp kırdınız. Böyle bir tepkinin bir kaç özelliği var. Birincisi, kontrolünüzü kaybettiniz. Bir bakıma elinizde olmadan, istemsiz hareket ettiniz. İkincisi, sonuç yapıcı değil, hatta yıkıcı. Durumu daha içinden çıkılmaz bir hale getirdiniz. Üçüncüsü, tepkinizi gösterdikten sonra başlangıçtakinden daha geride bir iç dünyaya sahip oldunuz.

Aynı durumda başka bir seçenek ise sakin olmak. Herhangi bir sorumsuz tepki göstermemeye çalışmak. İşi zamana bırakmak.

Oysa öfke insanı bilinçli olarak hareket etmeye itebilir. Yazının amacı da bu bir yerde. Öfkeyi yönlendirmek. Öfkeye sebep olan konuyu ya tamamen ortadan kaldırmak veya bu yönde hareket ettiğini, çaba gösterdiğini bilerek, acıyarak da olsa iç huzura kavuşmak. En azından elinden geleni yapmak.

Evet öfkeyle doluyum. Fakat genel olarak sinirli olduğum söylenemez. İnsanlara durup dururken (veya hakettikleri zaman bile) parlamıyorum. Sonradan pişman olacağım bilinçsiz hareketleri yapmamaya çalışıyorum. Ama içimdeki öfke, zamanımızın saçmalıklarını gördükçe büyüyor.

Haksızlıklara karşı hissedilebilecek şey öfke belki. Sinir ve Kızgınlıktan onu ayıran bu diyebilirim. Haksızlıkların olması. İnsanların bunu bile bile bahsetmemesi. Kanıksaması. Normalmiş gibi davranması. Değişmesi için herhangi bir çaba göstermemesi. Düzene uyup, haksızlıkların avantaj kazanan tarafına geçmeye çalışması. Ben sadece kendi işime bakarım demesi. Kimseye zararım yok deyip aradan sıyrılması. Ben sadece işimi yapıyorum demesi. Bu sorunu başımızdakilerin halletmesini beklemesi. Bana dokunmayan bin yaşasın demesi.

Belki de öfke’nin de çeşitleri var ve ben kendi hissettiğim şekline bu adı vererek yazıyorum. Emin değilim. Örneğin “Öfke ile kalkan zarar ile oturur” atasözü tam olarak salondaki vazoyu kıran ergenlik çağındaki genci çağrıştırıyor.

Peki ne yapacağız? Böyle devam etmemeli değil mi?

Ben bu yazıda da Atilla Yayla’ya girememişken, onlar Hrant Dink’i bitirdiler. Böyle devam etmemeli.

Yorumlar

Jethro Tull geliyor !!

Jethro Tull’ı ilk ortaokulda duymuştum. İstanbul’a konsere geliyorlardı. Metalci arkadaşlar çok heyecanlıydı (Bilmeyenler için, aslında metal değil fakat genelde Metalci arkadaşlar müzik ile ilgili olayları iyi takip ederlerdi. Sanırım taa Internetsiz o zamanlara nazaran baya iyi bir iletişim ağına sahiplerdi kendi aralarında).

Tabi ki çocuk halimizle konsere falan gitmedik. Daha sonra lise yıllarında ismine aşina olduğum için gidip Thick As a Brick albümünü almıştım Jehtro Tull’ın.

Flüt ve mızıka dahi kullanarak yaptıkları müziğe ‘rock’ diyip bi kenara koymak yanlış olur. Bence kendi özgün türlerinde bir müzik yapıyorlar ve çok da iyi ediyorlar. Dedim ya ortaokulda konserine gitmemiştik. Şans olacak ki canlı konser kayıtlarından olma Thick As a Brick albümünde Too Old To Rock and Roll şarkısının Ankara konserinde çalınan hali yer aldı. Yıllarca bu normalde gereksiz olacak bilgi kırıntısı ile ortaokulda konsere gitmemiş olmamız yanlışını bir nebze olsa da hafifletmeye çalıştık. (yazıların ortasına doğru birinci tekil şahsınıza munhasır saray ağzına geçiyorum.)

Şimdi bu amcalar bizi kapitalizmin beşiğinde buluyorlar 2005 yılında. Carnegie Hall gibi çok da nezih bir mekandalar. Gerçi nezih demek aynı zamanda kazık da demek ama böyle şeyler her zaman insanın ayağına gelmiyor. İlla ki bilet bulunup gidilecek türkçesinin ne olduğunu hatırlamadığım October ayının 8′inde. Bir iki de arkadaş bulsak gidecek.. Tek başıma yaptığım şeyler uçup gidiyor, başkalarıyla yapınca daha kalıcı oluyor gibi geliyor. Yaş ilerledikçe mi böyle oluyor?

Düzeltme: Bahsi geçen albüm Thick As a Brick değil Just A Little Light Music imiş. Ben sizi deniyordum :)

Güncelleme: Buna bilet bulunamadı malesef. :(

Yorumlar

Soru sorma, ricada bulunma adabı.

Özellikle Internet ortamında çok rastlıyorum. Gerek email olsun, gerek forumlarda sağolsun tanıdığım tanımadığım arkadaşlar, bildiğim ve bilmediğim konularda sorular sorup yardım istiyorlar.

Buraya kadar birşey yok. Ödevini iyi yapmış ve gerekli ön araştırmayı yaptığı halde sorusunun cevabını ve sorununun çözümünü bulamamış arkadaşlara, zamanım da varsa, neden yardım etmeye çalışmayayım?

Fakat bazı arkadaşlar var ki, bırak sordukları soruya kafa yormayı, acaba TCP/IP üzerinden çalışan “haydar” (taksiciler koltuklarının altında her ihtimale karşı bulundurdukları kalın sopaya bu adı verirler, veya şu anda çok fena uydurdum) uygulaması yapılabilir mi diye düşündürüyorlar.

Bu tip isteklere bir iki de örnek vereyim.

En tüylerimi diken diken edeni şu şekilde gelişir genelde..

Falanca okulda öğrenciyim. Derste falanca dili gördük ama hoca çok kötü. Mezun olabilmem için şöyle şöyle bi program yazmam lazım. Sizin beş dakikanızı almaz. Teşekkürler

Veya..

Bilmemne konuda yardıma ihtiyacım var, MSN’de beni bulun. Adresim hanzoeleman@hotmail.com

Ve hatta

Ben bilmemne programlama dilini öğrenmeye karar verdim. HTML biliyorum. Bana en başından açık açık bu programlama dilinin herşeyini anlatır mısınız. Cevabınızı bekliyorum.

Şimdi bazı okuyan arkadaşlar dalga geçiyorum sanıyor olabilirler. Bunlar ve benzerlerini ben her gün alıyorum. Bana bunların asıllarını yazdırtmayın :)

Yine böyle bir tane geldi de öyle başladım zaten şu anda yazmaya. Benim şahsen her gördüğümde irkildiğim bir cümle ile bitmişti bu seferki. Siz siz olun en azından benden birşey isterken bu cümleyi telaffuz etmeyin. :)

Şimdiden teşekkürler. Yani, ben bu abzürt isteği yapmakla kalmayıp bir de isteğimi yerinize getirceğinizden eminim. Yuh artık!

(Bu densizler sadece Türk değil tabi. Onlar da Thanks in advance veya daha kotüsü TIA ile bitirebiliyorlar)

Yapman! :)

Yorumlar

Pixies - Atlantic Ciy

Dün gece Atlantic City, NJ’deki Pixies konserine gitmeyi başardım. Atlantic City, kuzey doğu Amerika’nın Las Vegas’ı denebilecek bir kumarhaneler şehri. Benim bulunduğum yere uzaklığı araba ile iki saat kadar. Konser Showboat Casino içindeki House of Blues denen mekanda gerçekleşti. Ben ve beraberimdeki arkadaşım saat 21:45 civarı Atlantic City’e ulaştık. Pixies’den önce çıkacak olan sanatçıyı kaçırmamıza rağmen asıl konserin tamamına yetiştiğimiz için sevindik.

House of Blues fena bir mekan değil fakat ses düzeni en azından bizim bulunduğumuz yerden duyulduğu kadarıyla bu tip bir konser için fazla ideal değildi. Özellikle konuşmalar hiç anlaşılmıyordu.

Pixies sahneye çıktığında hoş bir süprizle karşılaştık. Bütün grup tamamen akustik enstrümanlarla sahne aldı. Buna bir akustik bas da dahil. Üç veya dört şarkı (özellikle akustik için yazılmış şarkılar değil, normal şarkılarından) bu şekilde akustik ile icra edildikten sonra normal elektrikli enstrümanlara geçildi.

Daha önce Jones Beach’de olduğu kadar etkilenmesem de yine de çok güzel ve içten bir konser icra etti Pixies. İlerleyen yaşı ve kilosuyla göze batan solist Frank Black’in her 5 dakikada bir düşen pantolonunu çekmesi bile coolluğundan birşey kaybettirmiyordu.

Pixies için şimdiye kadar gördüğüm en içten gruplardan biri diyebilirim. Tabi buna olağanüstü tatlı (tatlı sesli) basçı bayanlarının (Kim Deal) da büyük etkisi oluyor. Her zamanki gibi konser -sahneyi terketmeden- Gigantic adlı parçanın icrası ile yapılan encore ile son buldu. Dönüş yolu gidişten biraz daha kısa sürmek suretiyle eve varılındı ve katılımcılar hayatlarından gayet memnundu. Hala da öyleler :)

Yorumlar

Gitmo !

Küba, Amerika’ya askeri yönden az sayıda yenilgilerinden birini tattırmış ülkelerden bir tanesi. Şu anda kahraman kabul edilen başkanlardan JFK’in mutlak kontrolü altında ve CIA tarafından düzenlenen ‘Bay of Pigs’ (Domuzlar Koyu) çıkartmasında ABD, kendi sınırları içinde yaşayan Küba kökenli insanlar kullanmış ve rezil-i rüsva olmuştu.

Bu süreçten sonra dahi ABD’nin, Küba topraklarında bir askeri üs bulundurduğundan haberdar olmayanlar olabilir. Netekim çok da akla yatkın bir olay değil. Kanlı bıçaklı olduğun, her yönden ambargo uyguladığın bir ülkede askeri üs bulundurmak biraz garip. Her iki ülke tarafından garip ama böyle gelmiş ve böyle gidiyor.

ABD Guantanamo Bay adını verdiği bu üssü Küba’dan çeşitli alavere dalavereler sonucu kiralamış ve sonsuza veya iki tarafın da kendi isteğiyle sözleşmeye son vermelerine kadar da burada kalacaklar. Castro uzun yıllardır hukuka aykırı gördüğü bu sözleşmeyi protesto etmek için ABD’nin gönderdiği kira çeklerinin nakite çevrilmesine izin vermiyor. Onun yerine yıllar önce üsse giden suyu kesmek benzeri ufak sayılabilecek tepki göstermiş. Amerikalılar da arıtma tesisleri kurarak burayı kendi kendine yeten bir yapı haline getirmişler.

Peki ne işe yarar Guantanamo Bay’de yer alan ABD üssü? Bu üste çeşitli nedenlerden dolayı CIA’in yakaladığı çoğunluğu yabancı mahkümler bulunur. Üs ABD sınırları içinde olmadığı için, ABD’de geçerli olan mahkümların haklarına korumaya, onlara insancıl davranılmasına yönelik kanunlar da hükümsüzdür.

Normalde kişiler herhangi bir eylemle suçlanıp hakkında dava açılmadan çok kısa bir süreden fazla nezarette bulunamadıkları halde Guantanamo Bay’de sadece kendilerinden bilgi almak amacıyla yıllarca tutulan insanlar vardır. Buna da kimse karşı çıkamaz.

Son günlerde gerek ABD içinde gerekse dışında Abu Gharip’de yaşanan olaylara benzer olayların Guantanamo Bay’de de yaşandığında dair haberler duyulmaya başladı. O kadar ki devlet içinde muhalif bir sürü insan artık bu üssün Amerika’nın imajına zarar verir bir duruma geldiği ve kapatılmasi gerektiği konuşuluyor.

Başlıktaki ‘Gitmo’, Guantanamo Bay Üssü’ne verilmiş bir takma isim. Bu günlerde daha fazla bu isimle anılmaya başladı. Sanırım imajı sarsılan bir isimden daha da uzaklaşıp Gitmo gibi sevimli bir isimle yeni imaj yapmaya çalışıyorlar. Yani çamaşır deterjanının içeriği aynı ama ambalajı değişmiş ve üzerinde ‘Yeni’ diye bir ibare var artık.

Hepimize hayırlı olsun. Gitmo, gideni aratmasın.

Yorumlar