Depreşiyom, Depreşiyon, Depresyon

Çağımızın hastalığı stres sinsice sokulup zat-ı alinizi de yakalamış olacak ki essitolopram, olanzapin, terazi lastik jimnastik bir kokteyl ile haşır neşir olmaya başladım. İyi de oldu. Kendisinde o eski tadı bulamayan herkese acilen sağlam bir psikiatriste görünmelerini öneririm, hatta salık veririm de, salıveremem.

Yorumlar

ölüm

İki gün önce hayatımda ilk defa ölü bir insan gördüm. E5 karayolu üzerinde scooter ile kaza yapmış bir genç. Asfaltta yüz üstü dümdüz yatıyordu. Kanı yaklaşık 5 metre kadar akarak yolda bir çizgi halinde ilerliyordu. Görmek istemediğim bir görüntüydü. Gördükten sonra da fazla incelemedim. Kafasında kaskı olsa engellenebilecek gibi bir ölüme benziyordu ama yine de ahkam kesmek istemem. Gitmek çok aniden, ve çok kolay olabiliyor.

Yorumlar

Sabah 4′de araca servis McDonald’s muhabbetleri

Havalanından dönerken biraz birşey yiyeyim dedim. Benzincideki McDonald’s a girip sipariş penceresine geldim. Diyaloğumuz şöyle:

Ben: Bir doublecheesburger.

McAdam: Menü mü tek mi?

Ben: Tek.

McAdam: Onu Big Mac yapalım. Yoksa beklersiniz.

Ben: Doublecheeseburger.

McAdam: Bekleyeceksiniz yani.

Ben: Evet

Yaklaşık 2-3 dakika sonra da doublecheeseburger elimdeydi. Fast food neden belli bir ürünün stoğunu yapma ihtiyacı duyuyor bilmiyorum. Kaldı ki beklersiniz dediği süre de bir fast food restoranı için kabul edilebilecek kadar kısa.

O zaman biz bu diyaloğu niye yaşadık? Big Mac’den prim mi alıyorlar?

Not: Bunu ilk defa yaşamadım. Hep oluyor. Herkes gibi Big Mac istesem herhalde sorun çözülecek.

Yorumlar

Character Encoding (Karakter Kodlaması - galiba- ) değiştirme.

Uzun zamandır, yani linuxde adam gibi çalışmaya başladığından beri, sadece UTF-8 karakter kodlamasını kullanıyorum. Bu özellikle birden fazla dil ile aynı anda çalışan kişiler için ideal bir çözüm.

Az önce yeni denemeye başladığım SugarCRM uygulaması için bir Türkçe yerelleştirme paketi indirdim. Hazırlayan arkadaşa teşekkür etmekle birlikte karakter kodlaması ISO-8859-9, yani eski tarz türkçe kodlama, olduğu için tam randımanlı kullanamadım. Bunu geçen sefer denediğimde bir çözüm olabileceği aklıma gelmemişti. Fakat bu sefer biraz araştırma yapıp bir blogda karakter kodlamaları arası dönüşümün nasıl yapıldığı bilgisine ulaştım.

Bir metin dosyasının karakter kodlamasını değiştirmek için iconv programı kullanılıyor.

iconv -f ISO-8859-9 -t UTF-8 tr_tr.lang.php > tr_tr.lang.php.utf8

Bu örnekte normalde ISO-8859-9 kodlu bir dosyayı UTF-8 kodlu bir dosyaya çevirmiş oluyoruz. Diğer kombinasyonlar da mümkün tabi.

Yorumlar

Gölge etme başka ihsan istemem.

Türkiye’ye kendimi yeniden yerleştirmeye çalışırken ne kadar istesem de kaçamadığım konularda ister istemez bilgim oluyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimi haberleri bu istemesen de haberin olacak olaylar sıralamasında Kenan Doğulu’nun Erovizyon şarkısı ile birinci sıraya oynuyor. Şarkı hakkında pek yoruma gerek yok. Seven varsa saygı duyarım. Yani aslında duymam ama en azından şarkı konusunda beğenisini sunan olursa sonradan aleyhinde kullanmam.
Fakat cumhurbaşkanı seçimi kötü bir klip ve reklam müziği gibi değil ki. Her gün bir “gelişme” oluyor. Her saniye bir son dakika haberi çıkıyor. Son saniyeye kadar devletin başbakanı statüsündeki insan cumhurbaşkanlığına aday olacak mı diye düşündük durduk. Ondan sonra aday Vecdi Gönül dediler. Her kesimden insan çok uygundur özetli yorumlar yaptı. Çok iyi bir aday dendi. Ertesi gün Abdullah Gül dediler, ona da çok iyidir, çok güzeldir, İngilizce bilir, geçmişte başbakanlığı Tayyip Erdoğan’a bırakarak fedakarlık yaptı. Şimdi cumhurbaşkanı olmak onun hakkı diyenler oldu. Eyvallah. Kimsenin koltuğunda gözümüz yok.

Sonra cok acaip şeyler oldu. Öyle anlaşıldı ki meclisteki koltuk (hep koltuk) sayısı iktidardaki partinin istediği adayı tek başına seçmesine yetiyor. Vay anam nasıl olur da buna izin verilir. Böyle seçim mi olur vs dediler. (Sanki anayasayı ben yazdım) Bir kişi de alternatif bir aday çıkarmadı o da komik.

Bu parti tek başına istediği adamı Çankaya’daki koltuğa (koltuğun yeri çok önemlidir) oturtabilecek gibi göründü bir süre. Ondan sonra muhalefet denen amcalar olaya el attılar. Eğer iktidar partisi cumhurbaşkanını tek başına seçecek (daha doğrusu Keçiörende oturduğu köşe takımından alıp, Çankaya’daki fiskos takımına koyabilecek) güçteyse ben de muhalefet partisiyim. Her bi halta muhalefet ederim. Misketlerimi alıp gitmem ama, ben de tek başıma cumhurbaşkanını seçtirmeme gücümü kullanırım dedi.

Yani bir ara öyle bir durum oldu ki bir parti cumhurbaşkanını tek başına seçebiliyor, diğeri yine tek başına o cumhurbaşkanının seçilmesine engel olabiliyor.

Tabi sonuçta önce “asker” bana ne bana ne ben de misket oynayacam, oynatmazsanız misket oynayacağınız yeri zorla elinizden alacam diyerek devreye girdi. En büyük asker bizim asker midir bilmem ama en cicili ve süslü elbiselerini güzelce giyinip ondan sonra her bi halta karışan asker bizimki. Bu süslü ve her zaman sinirli amcalar neyin bekçisi bilmem ama politikacılar başka herkese karşı “dokunulmaz” iken bu süslendikçe sinirleri daha da bozulan amcalara dokunulmazlıkları falan sökmüyor ya ona sinsi sinsi sevinmiyor değilim.

Bu amcaların etkisiyle 367 diye bişey çıktı, bunun dört yılda bir devreden bir 6 saati var mı bilmiyorum ama baya mucizevi bir rakama dönüştü bir anda. Politikacılar nereye baksalar bu sayıyı görmeye, Fibonacci sayısı aslında 367dir demeye başladılar.

Neymiş? Cumhurbaşkanı seçilirken meclis salonunda 367 milletvekili hazır bulunacakmış. Nerdeyse bulundu da. 3-5 kişi eksikti onu da muhalefet partisini joker olarak kullanarak tamamlamaya çalıştı meclisin muhtarı olan amca. Güzelce bu amcaların bir bir isimlerini okuyarak da patronlarına ispiyonladı.

Fakat bu numaraları anayasa mahkemesi yer miydi? Yemezdi. Yemedi de. Dedi ki sen git o 367yi benim külahıma anlat. Seçemezsin arkadaşım.

Şimdi buraya kadar bu tiyatronun oyuncularını biraz tanıdık. İktidar var, onun jönü var ve hep ikinci planda kalan ama ilk başrolünü oynayacak karakter oyuncusu var, muhalefet var, onun Tecavüzcü Coşkun’u rolündeki amca var, meclisin muhtarı var, anayasa mahkemesi diye gezen cetvelli hoca var. O var bu var.

Kim yok biliyor musunuz? Ben yokum, tanıdığım kendi halinde ailem yok, çalıştığım yerde birşeyler üretmeye çalısan insanlar yok, sokakta boya yapan amca, zabıtadan kaçan teyze yok. Lokantada yemek yiyen amcayı “gösteri yapıyosun” diye yumruklayan polis bile yok. Benim umrumda olan kimse de yok. Bizi veya sizi düşünen kimse de yok.

Bu amcalar var. Bu tiyatroyu oynamayı seven, belki burdan Hollywood’a açılırız, belki Reina’da tanınan bir sima oluruz diyen amcalar mıdır bunlar bilmiyorum ama baya gereksiz amcalar var. Herhangi bir patronun ikinci gün kovacağı amcalar çoğu. Ama onların olayı farklı. Onlar çobanlık mesleğini benimsemişler. Güdecek koyun sayısı kısıtlı olmasa da çoban fazlası olduğundan birbirlerini yiyerek bu çobanlığı ele geçirmeye çalışıyorlar. O kadar ki bu çoban amcalar varken süruden koyun kapmak için kurda bile gerek yok. Zaten kurt bunların yanına yanaşmaktan korkar, korkmasa tiksinir.

Böyle gidiyordu bu hikaye. Sonra iktidarın jönü kankasının Çankaya’daki emlak işini halledemeyeceğini anlayınca, ne yapayım diye düşündü. Her türlü koşulda Pollyannacılığını kaybetmediğini gösterdi ve dedi ki, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cumhurbaşkanını da millet seçsin. Bu sahnede fakir ama gururlu bir köylü kızı gelip tüaaah diye suratına tükürse süper bir film olurdu :)

Ulan oha, ve ulan yuh be. Seçim olsa bile milletin aslında bi halt seçmediğini bir yana bıraksak da benim arkadaşım haketti o olsun diye bir tarafını yırttıktan sonra “söz milletindir” ayakları yapmak anca kendine politikacı diyen bir yaratığa kısmet olurdu herhalde.

Politika üstü olmak bile yetmiyor. Sonuçta ben yok saymaya çalışsam da, umursamasam da, devlet ve yanında gelen binlerce garabet, odadaki kimsenin hakkında konuşmak istemediği 3 tonluk dev olarak orada duruyor. İşın kötüsü büyük çoğunluk hala bu filden medet umuyor. Hem tecavüze kurban gidip hem de faile aşık olmak gibi bişey heralde. Olsuuun ama hiç acıtmadı mı diyorlar acaba??

Yorumlar

28 Şubat 2007

Şubat sonunda geleceğim dedim ve geldim. (Gideceğim dedim ve gittim de denebilir. Bakış açısına bağlı)

Artılar: Aile, arkadaşlar, genel ortam, kendi evim, iş.
Eksiler: Geride kalan arkadaşlar, terkedilen ortam, çamur, üzerine üzerine gelen arabalar.

Bakalım.

Yorumlar

Öfke

Son yazdığım yazıyı (Beş Para etmezlerin hükümdarlığı) yazarken aslında girmek istediğim konuya giremedim bile. Aslında konu Atilla Yayla ve başına gelenlerden ibaretti. Fakat ortaya daha öfkeli ve daha temel bir yazı çıktı. Fazla da içeriği olduğunu söyleyemeyeceğim. En nihayetinde herhangi bir argümanı olan bir yazı değil. Herhangi bir sonuca vardırmadım. Uzun çözümlemeler yapıp neden haklı olduğumu (düsündüğümü) açıklamadım.

Gözü kulağı olan herkesin zaten biliyor olması gereken bazı şeyleri bu sefer öfkemi gizlemeye çalışmadan yazdım.

Küçükken okulda “eş anlamlı kelimeler” diye bir kavram öğretilir. Büyüdükçe farkettim ki eş anlamlı kelime diye birşey yok. Eğer eş anlamlı olsalar - aynı dildeki kelimelerden bahsediyorum - birden fazla olmazlar. Örneğin ak ile beyaz klasik eş anlamlı kelime örneğidir. Fakat ak ile beyaz aynı şey midir? “Ak don” tamlaması veya “anamın beyaz sütü” deyişi eş anlamlıları olan kelime kullanılmadan ifade edilebilir mi? Bence edilemez.

Eş anlamlısı olarak kızgın, sinirli kelimeleri kullanılabilecek bir kelime öfkeli. Ben de öfkeliyim. Hatta öfkem dışarı çıkmak için sürekli çırpınıyor. Fakat kimseye kızgın değilim. Öfkeli olduğum anlar da dahil sinirli değilim. [Adımın anlamı da ‘öfkeli, sinirli’ imiş. Yıllar sonra atlar ve oklarla bir alakası olmadığını öğrenip hayak kırıkliğına uğradım]

Peki ne demek istiyorum öfkeliyim ama sinirli veya kızgın değilim derken. Önce peşinen kabul edeyim. Belki benim anlayışım yanlıştır. Diller yaşayan araçlar olduğuna göre bu gayet mümkün. Bir başka ihtimal de ingilizce’deki ‘rage’ kavramını ‘öfke’ diye Türkçe’ye çevirmemden doğan bir aksaklık olması. Netekim iki dil arasındaki çeviri kelimelerde de , eş anlamlı kelimeler olgusundaki gibi bir aksaklık var bence. Bir çok Türkçe kelimenin tam karşılığı sayılan ingilizcesi var ama çoğu zaman bu iki kelime tam olarak aynı duyguyu, aynı olguyu ifade etmiyorlar.

Benim öfke ve sinir, kızgınlık arasında gördüğüm farkı anlatayım. Bence öfke, sinir veya kızgınlık gibi pasif bir duygu değil. Elinizde olmadan sinirlenebilir veya birine kızabilirsiniz, fakat bence elinizde olmadan bir konuda öfke duymak mümkün değil. Bir adım daha ileriye gideyim. Bence bazı konularda eğer ruhunuz ve vicdanınız gerektiği gibi çalışıyorsa öfke duymak boynunuzun borcu.

Kız arkadaşınız size yalan söylese kızabilirsiniz. Ona sinirlenebilirsiniz. Ama bir ülkenin savaş uçakları masum insanların üzerine bomba yağdırıyorsa o aşamada artık öfke duymak zorundasınız.

Aktiflik ve pasiflik açısından öfke ve sinir ve kızgınlık kavramlarını karşılaştırdıktan sonra bir de sonuç ve tepki açısından bakalım.

İnsan sinirlenirse verebileceği tepkiler nelerdir? Örneğin ailenize kızdınız [sinir ve kızgınlık kavramlarını eş anlamlıymış gibi kullanıyorum fakat eminim onlar arasında da fark vardır] ve salondaki vazoyu duvara fırlatıp kırdınız. Böyle bir tepkinin bir kaç özelliği var. Birincisi, kontrolünüzü kaybettiniz. Bir bakıma elinizde olmadan, istemsiz hareket ettiniz. İkincisi, sonuç yapıcı değil, hatta yıkıcı. Durumu daha içinden çıkılmaz bir hale getirdiniz. Üçüncüsü, tepkinizi gösterdikten sonra başlangıçtakinden daha geride bir iç dünyaya sahip oldunuz.

Aynı durumda başka bir seçenek ise sakin olmak. Herhangi bir sorumsuz tepki göstermemeye çalışmak. İşi zamana bırakmak.

Oysa öfke insanı bilinçli olarak hareket etmeye itebilir. Yazının amacı da bu bir yerde. Öfkeyi yönlendirmek. Öfkeye sebep olan konuyu ya tamamen ortadan kaldırmak veya bu yönde hareket ettiğini, çaba gösterdiğini bilerek, acıyarak da olsa iç huzura kavuşmak. En azından elinden geleni yapmak.

Evet öfkeyle doluyum. Fakat genel olarak sinirli olduğum söylenemez. İnsanlara durup dururken (veya hakettikleri zaman bile) parlamıyorum. Sonradan pişman olacağım bilinçsiz hareketleri yapmamaya çalışıyorum. Ama içimdeki öfke, zamanımızın saçmalıklarını gördükçe büyüyor.

Haksızlıklara karşı hissedilebilecek şey öfke belki. Sinir ve Kızgınlıktan onu ayıran bu diyebilirim. Haksızlıkların olması. İnsanların bunu bile bile bahsetmemesi. Kanıksaması. Normalmiş gibi davranması. Değişmesi için herhangi bir çaba göstermemesi. Düzene uyup, haksızlıkların avantaj kazanan tarafına geçmeye çalışması. Ben sadece kendi işime bakarım demesi. Kimseye zararım yok deyip aradan sıyrılması. Ben sadece işimi yapıyorum demesi. Bu sorunu başımızdakilerin halletmesini beklemesi. Bana dokunmayan bin yaşasın demesi.

Belki de öfke’nin de çeşitleri var ve ben kendi hissettiğim şekline bu adı vererek yazıyorum. Emin değilim. Örneğin “Öfke ile kalkan zarar ile oturur” atasözü tam olarak salondaki vazoyu kıran ergenlik çağındaki genci çağrıştırıyor.

Peki ne yapacağız? Böyle devam etmemeli değil mi?

Ben bu yazıda da Atilla Yayla’ya girememişken, onlar Hrant Dink’i bitirdiler. Böyle devam etmemeli.

Yorumlar

Beş para etmezlerin hükümdarlığı.

Devlet konusunda yazmak istediğim çok şey var. Bunları bu sayfalarda yazıp ilgilenenlerle paylaşmaya daha pek vaktim olmadı. Açıkçası bilgi birikimi olarak belki de henüz yeterli değilim ama birşeylerin yanlış olduğunu, değişmesi gerektiğini ve bunlardan çok daha önemli olmak üzere, değişmesinin mümkün olduğunu bütün benliğimde hissediyorum.

Bu duygulara son bir kaç yıl içinde yirmili yaşlarımın sonuna gelirken ulaştığımı düşünüyordum. Fakat özellikle şu son bir kaç ayda öğrendiklerim, yaşadıklarım, başıma gelen küçük büyük olaylar, rastlantılar, bana şu anda geldiğim yerin en az ilkokul yıllarımdan başlamış bir sürecin bu güne yansıması olduğunu hissettirdi.

Geri dönüp o günlerden başlayarak adım adım, yaptıklarım, düşündüklerim, ilgi alanlarımın belirsiz gibi görünerek yöneldiği konular gözümün önüne gelince bulmacanın bütün parçaları yerli yerine oturmaya başlıyor.

Hayatıma Türkiye’de devam etmeye karar verdiğim şu günlerde bir yandan da döndüğüm zaman inandığım değerler uğruna daha çok çalışma azmi ve umuduyla doluyorum.

Fakat öyle şeyler oluyor ki güzel ülkemde, hayatın gerçek yüzü bir anda idealizmimin önünde bir engel olarak beliriyor.

Bahsettiğim, yönetimi, kamuoyunu yönlendirme gücünü, iktidarı, parayı, kanunları istedikleri gibi yönlendirme yontma yekisini elinde bulunduranlar. Bahsettiğim, kelimelerden kortkutuğu kadar hiç birşeyden korkmayan zayıf yaratıklar. Status Quo‘ya zarar gelecek, rant kapıları ellerinden gidecek diye bir milleti satan şerefsizler.

Her türlü kontrol bu beş para etmez , üflesen yıkılacak ahlaki ve bilimsel değerlere sahip leş avcılarının elinde.

Sanıyorlar ki milletin üzerine çökmüş halleri sonsuza kadar sürecek. Sanıyorlar ki bu ülkenin gelecek nesilleri bir gün Amerikan özentisi dizilerin ve Televole’lerin etkisinden kurtulup bunların suratlarına tükürmeyecek.
Kim bunlar? Bunlar kitap yakanlar. Bunlar 301′in  arkasına sığınanlar. Bunlar düşündüklerini  ifade ve kendi kurulu düzenlerini tedhdit etti, diye gencecik çocukları darağacına gönderip de sallanan bedenlerini ibret olsun diye manşetlere taşıyanlar. Bakın bunlar bize karşı geldi ne oldu. Sesinizi kesmezseniz sizin de başınıza bu gelecek diyenler.

Bunlar önce seçim dedikleri oyunla seçtikleri bir adamı başbakan yapıp, sonra çok ileri gitti diye asanlar. Sonra da söylemlerine yakışıyor diye bu olaydan demokrasinin ayıbı diye bahsedenler.
Değişen birşey var mı peki?

Yorumlar

Tom ve Jerry’nin yaratıcılarından Joseph Barbera öldü.

Tanımadığım insanların ölmesine üzülmek bende yakın zamanda başladı. Önce bir kaç sene önce Bilkent Üniversitesi hocalarından Faruk Selçuk’un (Business Law hocası Anjaritta Rantanen’in kocası) 40lı (ed: 47) yaşlarında ölmesine üzüldüm. O kadar iyi yetişmiş bir kişinin o kadar genç gitmesi israf gibi geldi. Sonra kimler ölmedi ki? Kemal Sunal, ping programının yazarı, freenode’dan lilo, New Model Army’nin kurucu kadrosundan davulcu Robert Heaton.

Bunlar hep tanımadan saygı duyduğum, hatta bazen ölene kadar hayatta olduğunu bile bilmediğim kişiler. Fakat yine de ilginç bir hüzün kaplıyor insanın içini. Belki kaçınılmaz olan kendi sonunu hatırlamak veya bu insanların yaptıklarını kendi hayatın ve başarılarınla karşılaştırıp, bugün giden ben olsam geride ne bırakıyorum kaygısı olabilir.

Bu duyguyu bir iki gün önce yine hissettim. Çocukluğumuzun vazgeçilmez çizgi film karakterleri Tom ve Jerry’nin yaratıcılarından Joseph Barbera 95 yaşında bu dünyadan ayrılmış. Ekip olarak yaptıkları diğer çizgifilmler arasında Taş Devri, Ayı Yogi, Scooby Doo ve Jetgiller sayılabilir. Eğer bugün Türkiye’de Jetix kanalını açıp bir 10 dakika izlerseniz bu ekibin bizim neslimize yaptığı güzelliği hemen anlayacaksınız.

Barbera için göreceli olarak, baya uzun yaşamış diyebiliriz. Şu anda gereken araştırmayı yapmadığım için bilmiyorum ama ekibin diğer parçası Hannah büyük ihtimalle yıllar önce ölmüştür. (ed: 22 Mart 2001 - 91 yaş) Keşke bu tip insanlar hayattayken aklımıza gelseler ama dünyannın düzeni öyle değil. Kendimize çok yakın olan kişilere bile gerekli ilgi ve alakayı gösteremiyoruz ki?

Yorumlar (1)

Battlestar Galactica’da “devlet” propagandası

Daha önce mini dizi olarak yapılmış Battlestar Galactica (2003) filmini Emre’nin tavsiyesi üzerine indirip izledim. Eski bir film olsa da konusunu çok fazla açıklamadan dikkatimi çeken bir konuya değinmek istiyorum.

Filmde şu yada bu sebepten dolayı birkaç gezegenden oluşan bir koloninin başkanı ve yüksek seviyedeki bir çok yöneticisi ölüyor. Bu ölen yöneticilerden sonra en yüksek seviyeli devlet görevlisi olan Eğitim Bakanı bayan ise o sırada başka bir yerde olduğu için hayatta kalıyor. Bu şahıs dizide çok sakin ve mantıklı biri olarak gösteriliyor; oynayan aktör de bu izlenimi vermek üzere seçilmiş.

Herkesin öldüğünü öğrenen eğitim bakanı bayan görevinin bilincinde olarak hemen bir din adamı bulunmasını isteyip bulunduğu mekanda gerçekleştirilen bir törenle başkanlık görevini kendi üzerine alıyor. Daha sonra da herkese emirler yağdırmaya başlıyor. Tabi dizide emirler yağdırma yerine, mantıklı ve yerinde kararları ve insancıl yönüyle öne çıkarılıyor bu karakter.

Filmin daha sonraki aşamalarında başkan, yok edilmemiş nadir uzay gemilerinden birinin kaptanına bir emir gönderiyor. Eğer karşı çıkarsa, kendisinin başkan olduğunun ve istediklerinin bir rica değil emir olduğunun iletilmesini istiyor.

Filmi izleyip görebileceğiniz bir çok hareketli sahne sonrasında elde kalan geminin kaptanı hayatta kalanlara gaz verici bir konuşma veriyor. Bir yandan da o da kendi otoritesini kurmaya çalışıyor.

Bu sırada kolonilerde canlı kalan elli bin kadar kişinin hepsi bir gemidedir ve yaşayacak yeni bir gezegen bulmak üzere yola çıkmaya karar verilmiştir.

Bu aşamada da yeni başkanımız bu zor şartlar altında hükümeti kurma görevinin önemini ve önceliğini aşağıdaki şekilde açıklıyor.

“If this civilization is going to function it’s going to need a
government. A civilian government run by the President of
the Colonies.”

“Eğer bu uygarlık varlığını sürdürecekse bir devlete ihtiyacı olacak. Koloniler Başkanı tarafından yönetilen sivil bir devlet”

Daha sonra başkan, kapalı kapılar arkasındaki ilk toplantısında geminin kaptanı ile aşağıdaki şekilde anlaşır:

“You’re in charge of the fleet. But military decisions stay
with me.”

(Kaptan) : “Filo’nun başında sen varsın ama askeri kararları ben veririm”

Eğer dikkat edilerek izlenirse bu gibi bir sürü örneği tespit etmek mümkün. Hemen her Hollywood ürününde olduğu gibi bu filmde de devlet fikrinin kaçınılmaz olduğu. Yöneticilerin iyi ve her zaman doğru kararlar veren üstün varlıklar olduğu fikri pekiştiriliyor.

Devletsiz bir hayat düşünülemediği için, yukarıda bahsedilen, “uygarlık için devlet şart” fikri, hiç bir delil gösterilmeden sırf sarfedilmekle ispatlanmış sayılıyor.

Başkan karakterinin, diğer otorite sahibi olabilecek kişi olarak gördüğü kaptanın önüne attığı sus payı bakanlık ise filmlerde çok sıkça görülmeyen fakat gerçek hayatta olduğunu çok iyi bildiğimiz bir olay.

Devletler, sahip oldukları otoriteyi yönettikleri halklar kabul ettikleri sürece insanlar üzerindeki güçlerini sürdürebilirler. Bu bakımdan otoriteye ortak olmaya çalışabilecek kişilerin en baştan susturulması da oldukça doğaldır.

Bir film deyip geçebilirdim. Genelde de öyle olur ama özellikle aktardığım sözlerin söylendiği anlardaki durum nedeniyle çok gözüme battı bu filmdeki devlet propagandası. Artık kendimizi ve uygarlığımızı devlet ve yönetilmek ile özdeşleştirmekten vazgeçme zamanı geldi.

İlerleyen günlerde fırsat olursa devlet kavramının sanıldığının aksine uygarlığı ileri değil geri götürdüğünü gözler önüne sermeye ve tarihten örnekler vermeye çalışacağım.

Siz de bu sadece bir dizi veya filmdir demeyip maruz kaldığınız bu tip propagandaların farkında olmayan çalışın. Eğer güzel örnekleriniz varsa emaille bana ulaştırabilirsiniz.

Yorumlar (2)

« Previous entries · Project-Id-Version: Wordpress 2.0.5 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2006-11-13 11:25+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Project-Id-Version: Wordpress 2.0.5 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2006-11-13 11:25+0200 Last-Translator: Hasan Karaboğa Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8