İş görüşmesi, “I am help you”.
Bugün ofisteki bilgisayar işlerine bakacak biraz da web tasarlama falan yapacak bir kişi almak için iş görüşmesi yapıyordum. Gelen adayın CV'si güzel görünüyordu. Geldi başladı anlatmaya. Bir GSM şirketinin baz istasyonlarını dizayn eden sonra da gidip cihazlarını monte eden bir şirkette çalışmış vs, çok güzel.
Benim ihtiyacım olan o değil onun için sordum. Web programlama yaptın mı? "Evet. ASP ve PHP ile." Veritabanı kullandın mı? "Evet SQL. ASP ile de MySQL kullandım çünkü güvenlik olarak daha iyi." Bir iki birşey söyledi. Pek bir anlam veremedim. "MySQL'le .txt dosyalarına yazabiliyorsunuz" dedi. "Öyle olsun bakalım" dedim ve devam ettim. Peki Linux? "Orta seviyede. Komutlarını biliyorum." Hangi komutlar diye sordum. "Veri alma verme falan". Hay hay. Hangi Linux? "Linux 1.0, Linux 2.0" Efendim? "Okulda bunları gördük". Linux yok yani? "Komutlarını biliyorum". Peki.
İngilizce seviyene İLERİ yazmışsın. Evet. "Welcome to. I am help you. Nasıl yardımcı olabilirim demek". Bu mu ileri İngilizce ? "Evet. Diyaloğa falan girebiliyorum.".
Burada bütün dünya bir an gerçekliğini kaybetti. Karşımda pek de İngilizce gerekmeyen bir pozisyon için gelmiş bir adam, hiç ben sormadan bana İngilizce şovu yapıyor, ve fakat İngilizce bilmiyor. Biraz durakladım.
Kendini olduğundan çok daha ileri sanıyorsun. Bizim işimizi yapamazsın. Geldiğin için teşekkürler diyerek kapıya doğru yolcu etmeye geçtim. Kapıda "Neden yetersiz oldu acaba?" gibi birşey sordu, bir sürü şeyi bildiğini söylüyorsun ama yok dedim. "Ama var" dedi. O zaman anlatamadın dedim. "Ne yapmam lazım" diye sordu. Bir kaç konu seçip onları iyice öğren, her şeye atlama dedim ve selametle yolcu ettim.
Abartmıyorum bir 2 saat bu İngilizce konuşma muhabbettinin stresini atamadım üzerimden.
Garanti Bankası Keresteciler (Merter) Şubesi’ne Açık Dilekçe
26 Kasım 2009
Şubenizde bir hata yaparak açtırdığım ve bu sebeple defalarca pişman olduğum hesabımın kapatılması için daha önce de başvurmuştum. Fakat hesap kapatılmadığı gibi, isteğim dışı bana açılan kredi kartı hesabından sonra yine isteğim dışında tarafıma hayat sigortası poliçesi açtığınızı şaşkınlıkla görüyorum.
Bankanızla ve özellikle şubenizle defalarca sorunlar yaşadığımdan ve artık dolandırıcılık seviyesine varan haraketlerinizden bıktığımı hatırlatırım. Eğer hemen istediğim gibi bu isteğim dışı olan hesaplarla birlikte şubenizde bulunan hesabımla ilgili herşeyi kapatıp beni rahat bırakmazsanız genel müdürlüğünüze kadar gideceğim.
Normalde yazmayacağım bu tarz bir yazıyı hakettiğinizi siz kendiniz daha iyi biliyorsunuz. Hayatımda sizin şubeniz kadar beceriksiz, terbiyesiz ve ahlaksız çalışan bir banka şubesi daha görmedim. Lütfen beni oraya şahsen getirtmeyin.
[isim]
Hesap No: 739-666XXXX
ostrava – praha
Ostravada işim bitmiş, hızlı tren Pendolino ile Prag'a döneceğim. Hızlı trende rezervasyon yapmak gerekiyor. Bunun için de güzergah biletine ilaveten 200 CKR ücret alıyorlar. Bu trenle 350 kmlik yol 3.5 saatte gidilebiliyor. Tabi rezervasyon gerekmeyen daha yavaş trenler de sürekli işliyor bu hatta.
Trene binip yerimi buldum. Bu sırada babam arıyor Türkçe konuşuyorum. Az ilerdeki bir gençle göz göze geliyoruz. "Merhaba" diyor. Türk.
Telefonu kapattıktan sonra "Merhaba." diyorum. Bana yer numarasını bulmam için biletini uzatıyor. Sadece bilet, rezervasyon yok. Bu trende zorunlu rezervasyon uygulandığını söylüyorum. Anlamak istemiyor. Bilet istedim bunu verdiler diyor - tabi bilet isteyince onu veriyorlar doğru, normal.
Hiç tanımadığım için Çek Cumhuriyetinde yaşıyor sanıyorum ama herhalde öyle değil, çünkü Çek dilini konuşmuyor. Anlaşılan başka bir dil de konuşmuyor.
Adına, görevli ile ben konuşuyorum. Görevi olmadığı halde, biraz da ufflayıp puflayarak, bir sonraki trenin 30 dakika sonra olduğunu, ona binebileceğini, veya 200CKR verip bir koltuk tutabileceğini anlatıyor.
Genç cebine elini atıyor. 50CKR ve bozukluklar. Bende para olup olmadığını soruyor. "Üzerimde yok" diyorum. 50CKR para ile Ostrava'dan kalkıp Prag'a gidilir mi? Bir kahve parası. Demek ki gidiliyor.
Bir dahaki trene binebileceğini hatırlatıyorum. Tamam diyor. İnerken son bir kez.
"Abi sende varsa ver ya!" diyor.
İyi yolculuklar.
eşkıya
Oturduğum binanın arkasında Şehitler Parkı denen bir park var. Bakımlı bir çim alan, bayrağı yere dikmiş "düşmüş asker", ve mermer kaplama bir duvarda ölen askerlerin isimleri -- rütbe sırasına göre.
Dediğim gibi güzel bir park. Ben de diğer köpek sahipleri ile birlikte Puf'u orada gezdiriyorum. Hepsi Golden Retriever olduklarından çok iyi anlaşıyolar ve alt alta üst üste oynuyorlar.
Sabah 4′de araca servis McDonald’s muhabbetleri
Havalanından dönerken biraz birşey yiyeyim dedim. Benzincideki McDonald's a girip sipariş penceresine geldim. Diyaloğumuz şöyle:
Ben: Bir doublecheesburger.
McAdam: Menü mü tek mi?
Ben: Tek.
McAdam: Onu Big Mac yapalım. Yoksa beklersiniz.
Ben: Doublecheeseburger.
McAdam: Bekleyeceksiniz yani.
Ben: Evet
Yaklaşık 2-3 dakika sonra da doublecheeseburger elimdeydi. Fast food neden belli bir ürünün stoğunu yapma ihtiyacı duyuyor bilmiyorum. Kaldı ki beklersiniz dediği süre de bir fast food restoranı için kabul edilebilecek kadar kısa.
O zaman biz bu diyaloğu niye yaşadık? Big Mac'den prim mi alıyorlar?
Not: Bunu ilk defa yaşamadım. Hep oluyor. Herkes gibi Big Mac istesem herhalde sorun çözülecek.