Türkiye’ye kendimi yeniden yerleştirmeye çalışırken ne kadar istesem de kaçamadığım konularda ister istemez bilgim oluyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi haberleri bu istemesen de haberin olacak olaylar sıralamasında Kenan Doğulu’nun Erovizyon şarkısı ile birinci sıraya oynuyor. Şarkı hakkında pek yoruma gerek yok. Seven varsa saygı duyarım. Yani aslında duymam ama en azından şarkı konusunda beğenisini sunan olursa sonradan aleyhinde kullanmam.

Fakat cumhurbaşkanı seçimi kötü bir klip ve reklam müziği gibi değil ki. Her gün bir “gelişme” oluyor. Her saniye bir son dakika haberi çıkıyor. Son saniyeye kadar devletin başbakanı statüsündeki insan cumhurbaşkanlığına aday olacak mı diye düşündük durduk. Ondan sonra aday Vecdi Gönül dediler. Her kesimden insan çok uygundur özetli yorumlar yaptı. Çok iyi bir aday dendi. Ertesi gün Abdullah Gül dediler, ona da çok iyidir, çok güzeldir, İngilizce bilir, geçmişte başbakanlığı Tayyip Erdoğan’a bırakarak fedakarlık yaptı.

Şimdi cumhurbaşkanı olmak onun hakkı diyenler oldu. Eyvallah. Kimsenin koltuğunda gözümüz yok. Sonra cok acaip şeyler oldu. Öyle anlaşıldı ki meclisteki koltuk (hep koltuk) sayısı iktidardaki partinin istediği adayı tek başına seçmesine yetiyor. Vay anam nasıl olur da buna izin verilir. Böyle seçim mi olur vs dediler. (Sanki anayasayı ben yazdım) Bir kişi de alternatif bir aday çıkarmadı o da komik. Bu parti tek başına istediği adamı Çankaya’daki koltuğa (koltuğun yeri çok önemlidir) oturtabilecek gibi göründü bir süre. Ondan sonra muhalefet denen amcalar olaya el attılar. Eğer iktidar partisi cumhurbaşkanını tek başına seçecek (daha doğrusu Keçiörende oturduğu köşe takımından alıp, Çankaya’daki fiskos takımına koyabilecek) güçteyse ben de muhalefet partisiyim. Her bi halta muhalefet ederim. Misketlerimi alıp gitmem ama, ben de tek başıma cumhurbaşkanını seçtirmeme gücümü kullanırım dedi.

Yani bir ara öyle bir durum oldu ki bir parti cumhurbaşkanını tek başına seçebiliyor, diğeri yine tek başına o cumhurbaşkanının seçilmesine engel olabiliyor. Tabi sonuçta önce “asker” bana ne bana ne ben de misket oynayacam, oynatmazsanız misket oynayacağınız yeri zorla elinizden alacam diyerek devreye girdi. En büyük asker bizim asker midir bilmem ama en cicili ve süslü elbiselerini güzelce giyinip ondan sonra her bi halta karışan asker bizimki. Bu süslü ve her zaman sinirli amcalar neyin bekçisi bilmem ama politikacılar başka herkese karşı “dokunulmaz” iken bu süslendikçe sinirleri daha da bozulan amcalara dokunulmazlıkları falan sökmüyor ya ona sinsi sinsi sevinmiyor değilim.

Bu amcaların etkisiyle 367 diye bişey çıktı, bunun dört yılda bir devreden bir 6 saati var mı bilmiyorum ama baya mucizevi bir rakama dönüştü bir anda. Politikacılar nereye baksalar bu sayıyı görmeye, Fibonacci sayısı aslında 367dir demeye başladılar. Neymiş? Cumhurbaşkanı seçilirken meclis salonunda 367 milletvekili hazır bulunacakmış. Nerdeyse bulundu da. 3-5 kişi eksikti onu da muhalefet partisini joker olarak kullanarak tamamlamaya çalıştı meclisin muhtarı olan amca. Güzelce bu amcaların bir bir isimlerini okuyarak da patronlarına ispiyonladı.

Fakat bu numaraları anayasa mahkemesi yer miydi? Yemezdi. Yemedi de. Dedi ki sen git o 367yi benim külahıma anlat. Seçemezsin arkadaşım.

Şimdi buraya kadar bu tiyatronun oyuncularını biraz tanıdık. İktidar var, onun jönü var ve hep ikinci planda kalan ama ilk başrolünü oynayacak karakter oyuncusu var, muhalefet var, onun Tecavüzcü Coşkun’u rolündeki amca var, meclisin muhtarı var, anayasa mahkemesi diye gezen cetvelli hoca var.

O var bu var. Kim yok biliyor musunuz? Ben yokum, tanıdığım kendi halinde ailem yok, çalıştığım yerde birşeyler üretmeye çalısan insanlar yok, sokakta boya yapan amca, zabıtadan kaçan teyze yok. Lokantada yemek yiyen amcayı “gösteri yapıyosun” diye yumruklayan polis bile yok. Benim umrumda olan kimse de yok. Bizi veya sizi düşünen kimse de yok. Bu amcalar var. Bu tiyatroyu oynamayı seven, belki burdan Hollywood’a açılırız, belki Reina’da tanınan bir sima oluruz diyen amcalar mıdır bunlar bilmiyorum ama baya gereksiz amcalar var. Herhangi bir patronun ikinci gün kovacağı amcalar çoğu. Ama onların olayı farklı. Onlar çobanlık mesleğini benimsemişler. Güdecek koyun sayısı kısıtlı olmasa da çoban fazlası olduğundan birbirlerini yiyerek bu çobanlığı ele geçirmeye çalışıyorlar.

O kadar ki bu çoban amcalar varken süruden koyun kapmak için kurda bile gerek yok. Zaten kurt bunların yanına yanaşmaktan korkar, korkmasa tiksinir.

Böyle gidiyordu bu hikaye. Sonra iktidarın jönü kankasının Çankaya’daki emlak işini halledemeyeceğini anlayınca, ne yapayım diye düşündü. Her türlü koşulda Pollyannacılığını kaybetmediğini gösterdi ve dedi ki, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cumhurbaşkanını da millet seçsin.

Bu sahnede fakir ama gururlu bir köylü kızı gelip tüaaah diye suratına tükürse süper bir film olurdu :) Ulan oha, ve ulan yuh be. Seçim olsa bile milletin aslında bi halt seçmediğini bir yana bıraksak da benim arkadaşım haketti o olsun diye bir tarafını yırttıktan sonra “söz milletindir” ayakları yapmak anca kendine politikacı diyen bir yaratığa kısmet olurdu herhalde.

Politika üstü olmak bile yetmiyor. Sonuçta ben yok saymaya çalışsam da, umursamasam da, devlet ve yanında gelen binlerce garabet, odadaki kimsenin hakkında konuşmak istemediği 3 tonluk dev olarak orada duruyor. İşın kötüsü büyük çoğunluk hala bu filden medet umuyor. Hem tecavüze kurban gidip hem de faile aşık olmak gibi bişey heralde. Olsuuun ama hiç acıtmadı mı diyorlar acaba??

Leave a Reply

(required)

(required)

© 2010 safsata.org / thatissopunkrock.org Please enjoy responsibly. Suffusion WordPress theme by Sayontan Sinha